Moved Permanently

The document has moved here.

GENEL BAŞKANIMIZ DR. FATİH ERBAKAN, EKİM AYI İL BAŞKANLARI TOPLANTIMIZIN AÇILIŞ KONUŞMASINI GERÇEKLEŞTİRDİ.

Genel Başkanımız Dr. Fatih Erbakan, Ekim ayı İl Başkanları toplantımızın açılış konuşmasını gerçekleştirdi. Konuşmasının başında İzmir ve çevresinde yoğun biçimde hissedilen depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yararlılara acil şifalar ve tüm vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerini ileterek ‘Allah böyle felaketler ve acıları göstermesin inşallah’ duasında bulunarak sözlerine şöyle devam etti.

 

Deprem Öldürmüyor! Tedbirsizlik ve İhmal Öldürüyor!

Dün yaşanan depremde maalesef bir kez daha ‘Deprem öldürmüyor, tedbirsizlik öldürüyor’ sözü geçerli oldu. İzlediğimiz enkaz görüntüleri ve uzmanların açıklamaları ihmaller zincirinin vatandaşlarımızın hayatına mâl olan önde gelen sebep olduğunu ortaya koyuyor. 1994 Marmara Depremi 7.4 şiddetinde gerçekleşti ve biz bu depremde 17.500 vatandaşımız kaybettik. Japonya’da 2011 yılında gerçekleşen 9 şiddetinde depremde ki, bu deprem 7,4 büyüklüğündeki 1994 Marmara depreminden exponansiyel olarak 40 kat daha şiddetli olmasına rağmen Japonya’da 1.000 kişi hayatını kaybetti.

Ülkemiz topraklarının çok büyük bir bölümü deprem kuşağında yer alıyor. Vatandaşımız çok büyük bir kısmı yıkıcı deprem riski yüksek bölgelerde yaşıyor. Ancak bu gerçeğe rağmen, TÜİK verilerine göre ülkemizde 15 milyonun üzerinde yapı stoğu bulunuyor, bu stoğun neredeyse %60’ı ruhsatsız ve kaçak yapılardan oluşuyor, yine %60’ı 20 yaş üzeri binalardan oluşuyor ve %40’tan fazlasının da depreme karşı güçlendirilmesi gerekiyor. Yani yapılarımızın yarıya yakını depreme dayanıklı-hazır değil. Bu rakamlar, bu gerçekler, bu tablo maalesef içinde bulunduğumuz acı durumu ortaya koyuyor.

 

Birinci Derece Deprem Bölgelerinde Adımlar Derhal Atılmalı

Türkiye genelinde birinci derece deprem bölgelerinde bulunan mevcut yapıların çok acil bir şekilde depreme dayanıklı hale getirilmesi için her türlü tedbirin alınması, adımların en acil şekilde atılması son derece önemlidir. Deprem açısından riskli bölgelerde, sulak alanlarda, deltalarda yapılaşmanın olmaması, rant uğruna bu yapılaşmalara izin verilmemesi son derece önemlidir. Önceki yıllarda uygulanan ancak fakat sonradan maalesef vazgeçilen jeotermal alanlardaki ısı ve gaz artışına bağlı olarak erken deprem uyarı sinyalleri veren sistemlerin yeniden mutlaka hayata geçirilmesi lazım. Erken uyarı sistemleri faydalı oluyor, kıs bir süre önce de olsa depremi haber veriyor ve can kayıplarının önemli ölçüde azalmasına sebep oluyor.

Yıllardır vatandaşlardan toplanan milyarlarca liralık deprem vergilerinin mutlaka yerinde ve verimli bir şekilde kullanılması lazım. Büyükşehirlerimizdeki devasa boyuttaki toplanma alanlarının, şu anda Ankara’da, İstanbul’da da hiçbir büyükşehirde bunları göremiyoruz, bu toplanma alanlarının oluşturulması lazım. Her zaman yine işaret ettiğimiz gibi, yapı denetimlerinin dostlar alışverişte görsün diye değil, gerçekten olması gerektiği gibi gerçekleştirilmesi lazım.

Bir kez daha depremde vefat eden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına, İzmir halkına ve tüm milletimize baş sağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

Anadolu Buluşmaları sayesinde…

‘Anadolu Buluşmaları’ programlarımız kapsamında Anadolu’yu geziyoruz, milletimizle buluşuyoruz. Türkiye’nin dört bir yanında ve özellikle Doğu Anadolu’da gördüğümüz manzaralar içler acısıdır. Maddeler ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin dört bir yanında göze çarpan ilk husus işsizlik gerçeğidir. Bunu zaten resmi rakamlarda açık bir şekilde ortaya koyuyor. Genç işsizlik oranı kayıt dışı olanlarla birlikte %30’un üzerine çıkmış durumdadır. 1,3 milyon üniversite diplomalı işsizler ordumuz şu anda maalesef mevcuttur. Pandemi süreci etkilerinin de ilavesiyle sayısı 10 milyonu aşan işsize sahip bir ülkeyiz. Hem konuyu takip ettiğimiz, hem ziyaretlerimiz esnasında şahit olduklarımız ile şunu söyleyebiliriz. Ülkemizde yaşanan işsizliğin en baş sebebi devletin 18 seneden beri üretime ve istihdama yönelik herhangi bir adım atmamasıdır.

Gördüğümüz, ülkemizin içler acısı manzarasının ikinci göstergesi adam kayırma ve adamına göre muameledir. Bunu ziyaretlerimiz esnasında birçok sayıda vatandaşımız bizzat örnekler vererek ifade ediyor. Eğer iktidara yakın bir kimseniz yoksa sınavı kazansanız da işe girebilmeniz mümkün değil.

Yine Anadolu Buluşmaları kapsamında müşahade ettiğimiz bir diğer gerçekte ‘iş bulsam da geçinemem korkusu’dur. Asgari ücretin hali ortada, emekli maaşı ortada, memur maaşı ortada. Asgari ücret ve emekli maaşı bugün açlık sınırının altında, en düşük memur maaşı yoksulluk sınırının altında. Bu şartlarda bir kimsenin helal yoldan, alnının teriyle çalışarak kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmesi matematiksel olarak mümkün değildir. Esnaf içinde, çiftçi içinde durum maalesef farkı değildir.

Devletin görevi milletin alım gücünü artırmak, refah seviyesini yükseltmek, onları sosyal yardıma muhtaç olmaktan kurtarmaktır. 17 yılda sosyal yardım oranını 21 kat arttırdık diye övünülecek bir şey gibi söylenmesini gerçekten yadırgadık. Türkiye’de icra dosyalarının sayısı 23 milyona ulaşmış. Bizzat hükümetin ortağı bu milletin bir somun ekmeğe muhtaç hale getirildiğini ispat eden ‘Askıda Ekmek’ kampanyasını başlatmak zorunda kalmıştır.

Bu kadar köprü, yol, havaalanı, kayak merkezi, spor salonu, tüp geçit, tünel yaptık diyorsunuz. Ellerinize sağlık. Ancak bu hizmetler dar gelirlinin, geçim sıkıntısı çeken asgari ücretli milyonların derdine derman olmuyor maalesef. Önce vatandaşın, asgari ücretlinin, memurun, işçinin, emeklinin, köylünün alım gücünü, refah seviyesini arttırmanız lazım.

Her ne kadar yetkililer dile getirmek istemese de ifade edilmesi gereken bir diğer husus yaşanmakta olan devalüasyondur. Son 10 ayda döviz kurları Türk Lirası karşısında %40 değer kazandı. 10 ayda %40 demek 1 senede %50 değer kazanması demek. Efendim Çin parası karşısında dolar 6 yuan ediyor diyorsun da, 5 seneden beri sabit duruyorsa bu bir sıkıntı oluşturmaz. Sizin 8 ₺ etmesinin yanında senede %50 değişim oluyor. Ak Parti iktidarının ilk günlerinde 1,1₺, 1,2₺ olan dolar bugün 8,5₺’ye dayanmış ve son bir senede ifade ettiğimiz gibi %50 değer kazanmış. Böyle bir durum ne vatandaşın, ne sanayicinin, ne iş insanının, sıradan vatandaşın dahi dayanması mümkün olmayan bir durum.

 

Neden Oluyor?

Neden oluyor bu? Daha önce de defaatle ifade ettik, şu anda da milletimiz acısını yoğun bir şekilde yaşadığı için tekrar değiniyorum; Birincisi ‘Beton - Çimento Ekonomisi’ yüzünden. Yeniden Refah Partimizi kurduğumuz günden bu yana ‘Beton – Çimento Ekonomisi’nden bahsediyoruz. Siz eğer AVM – Rezidan – Beton – Çimento Ekonomisi’ni uygularsanız, Milli Kaynak Paketleri kitabımızda ifade ettiğimiz ‘Üretim, İstihdam, Katma Değerli İhracat’ adımlarını atmazsanız o zaman ithalata dayalı bir ekonomizmiz olur. Bunun ispatı da yıllık 70 Milyar Dolar seviyesine ulaşan Dış Ticaret Açığı’dır. Yerli olarak Türkiye’de ürettiğimiz ürünlerin hammaddelerinin %80’ni ithalata muhtaçtır, bağımlıdır. Senin yerli dediğin ürün bile %80 ithal. 100 Dolar ihracat yapmak için otomatik olarak 80 Dolar ithalat yapmak zorundasın. Böyle bir durumda döviz tabii olarak, doğal olarak artar. Çünkü bu ithalattan dolayı dövize sürekli bir talep var da onun içim. Döviz talebi hiçbir zaman düşmüyor, sürekli alevleniyor. Bu yüksek talepte sürekli olarak dövizi fırlatıyor. Faizleri yükselmekle Dolar, Euro bozdurmakla bu iş çözülmez. Üretime, istihdama ve özellikle de Katma Değerli İhracat’a yönelik adımların başta devlet tarafından atılması lazım.

 

Dövizdeki Artış Yanlış Ekonomi Yönetimi Yüzünden

Dövizin artmasının bir diğer sebebi de ‘Borç – Faiz Ekonomisi’. Çünkü 18 seneden beri her kaynak ihtiyacı olduğunda bunu dışarıdan borçlanarak yapmışsınız, dışardan borçlandığınız için bugün geldiğimiz noktada 12 aydan kısa vadede ödenmesi gereken dış borç miktarı 170 Milyar Dolar’a gelmiş. Bundan dolayı hükümet sürekli olarak döviz çekiyor. Sürekli olarak Dolar alıp bu dış borcu ödemesi lazım. Bu talepte yine döviz kurlarının yükselmesine neden oluyor. Dolayısıyla dövizdeki artış dış güçlerin operasyonlarından değil yanlış ekonomi yönetimimizden dolayı oluyor.

 

Günlük 1,5 Dolar Asgari Ücret

Yeni Dolar kuruyla Türkiye’deki milyonlarca asgari ücretli günlük 1,5 Dolar asgari ücretle yaşamak zorunda kalıyor. Yeni Dolar kuruyla asgari ücret 300 Dolar’ın altına indi. 5 kişilik bir ailenin 30 günde kişi başına asgari ücretten payı maalesef 1,7 – 1,8 Dolar. Belgesel kanallarında Afrika ülkelerindeki aç sefil hayatın görüntülerini görüyoruz. Oralarda kişi başına düşen gelir günlük 1 Dolar seviyesinde şeklinde ifade ediliyor. Bu aziz millet bunu hak etmiyor. Evet, uçuyoruz ama ekonominin dibine doğru uçuyoruz Allah muhafaza buyursun.

Çözüm Milli Görüş

 Çözüm daha önce 54. Hükümet’te Erbakan Hocamız tarafından adeta bir laboratuvar deneyi gibi uygulandı, gözler önüne serildi. Çözüm borçsuz, zamsız, vergisiz, Cenâb-ı Allah’ın bize verdiği imkânları mali kaynağa dönüştürerek milli kaynakları oluşturmaktır. Aynen Ar – Ge Başkanlığımızın oluşturduğu Yeniden Refah Partimizin ‘Milli Kaynak Paketleri – 1’ kitabında ifade edildiği gibi borçsuz, zamsız, vergisiz, milleti sıkıp suyunu çıkartmadan Milli Kaynakları oluşturmak, bu kaynaklarla da devletin öncülüğünde, gerektiği yerde özel sektör – devlet birlikte istihdama, üretime, ihracata yönelik Türkiye’nin dört bir yanında sanayi ve teknoloji tesislerinin kurulması gerekiyor. Böylece işsiz milyonlara iş ve istihdam imkânı sağlanması, bunla birlikte de yine aynen 54. Hükümet’te Milli Görüş’ün yaptığı gibi işçi, memur, emekli, çiftçi, köylüye bu kaynaklardan aktarılması gerekiyor. Öncelikli olarak bu kesimlerin alım gücünün, refah seviyesinin artmasının sağlanması icap ediyor. Kamu bankalarının kredi musluklarını açtırarak, milleti daha fazla borçlandırarak kurtuluş olmaz. Zaten mevcut kredi taksitini ödeyemeyen milyonlar, bu aldıkları krediyi de ödeyemeyecekler orta vadede, uzun vadede çok daha perişan olacaklar. Çözüm; milletin sırtından değil, Milli Kaynak Paketleri ile kaynak üretip bu kaynaklarla milletin refah seviyesini yükseltmektir.

 

Bolluk ve Bereket Yeniden Refah’la Gelecek İnşallah

Yeniden Refah Partisi olarak, parti programımızda ve Milli Kaynak Paketleri -1 kitabımızda ifade ettiğimiz gibi bu adımları atmak üzere yola çıktık. Paylaşıma adaletin sağlandığı, sadece imtiyazlıların değil, 83 Milyon memleket evladının alım gücünün, refah seviyesinin arttırıldığı, herkese alnının teriyle rızkını temin edeceği iş imkânının sağlandığı bir Türkiye’nin kurulması için yola çıktık. Bolluk ve bereket dönemi geçmişte olduğu gibi bu dönemde de Milli Görüş’le, Yeniden Refah’la gelecek inşallah.

Charlie Hebdo isimli Fransız dergisinin bir takım yakışıksız karikatürlerine, Fransa Cumhurbaşkanı Macron tarafından sahip çıkılması olayını geçtiğimiz günlerde yaşadık. Macron adeta bu yakışıksız karikatürlerin hamiliğine soyundu ve Charlie Hebdo tarafından yayınlanan bu karikatürleri kimi kamu binalarına yansıtılması talimatını verdi. Adeta Fransa Devleti ve Cumhurbaşkanı olarak bu yakışıksız karikatürleri savunduğunu, arkasında durduğunu ortaya koydu. 2 gün önce yaptığımız açıklamada da ifade ettiğimiz gibi, 1526 yılında Almanya Kralı Şharlken’e yenik düşüp esir düşen Fransa Kralı Fransuva’nın elçisini göndererek yazmış olduğu uzun bir mektupla Kanuni Sultan Süleyman’dan aman dilemesini, o günleri çok çabuk unutan Macron, İslamofobik nefret ürünü olan bu aşağılık karikatürleri inanç ve ifade özgürlüğü adı altında savunmaya kalkıyor. Orada bu sebeple öldürülen öğretmen Samuel Paty’yi Fransa’nın en büyük onur nişanı “Légion d’Honner” ile ödüllendirmeye kalkıyor. Bu ödül töreninde, bu ödülü verirken bütün İslam Âlemi’ni, Müslümanları potansiyel suçlu ilan etmeye kalkıyor. Bütün bu olaylar bizim Milli Görüş olarak 50 yıldır söylediğimiz gerçekleri ispat eden olaylardır. Batının devlet yönetimlerinin zihniyeti ırkçıdır, İslam ve Müslüman düşmanıdır. Kendileri dışındakileri, özellikle de İslam Alemi’ni kendisinden aşağı görür. Elbetteki Macron, seçim kampanyasının finansörü olan, kendisini Cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyan dünyaca ünlü Siyonist Rothshild ailesine sadık bir hizmetkâr olduğunu da açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü kendisini o koltuğa Rothshild’ler getirdi. Dünya Siyonizminin önde gelen aktörlerinden Rothshildlerinde bu zihniyeti, bu uygulamayı Macron’dan beklemesi son derece doğal bir olaydır.

Tam Rothshild Kuklası

Tam Rothshild Kuklası olan İslam düşmanı Macron’un ülkesinde yaşanan akaryakıt fiyatlarındaki artış, vergi sistemindeki adaletsizlik, sürekli pahalılaşan yaşam şartları gibi sebeplerle ‘Sarı Yelekliler’ gibi muhalif hareketlerin canlanması ve ayağa kalkması sebebiyle içinde bulunduğu sıkıntılı, sancılı durumu unutturabilmek adına Müslümanları, İslam Âlemi’ni ve inandığımız değerleri hedef almaya kalkıyor. Bu elbette asla kabul edilemeyecek bir durumdur. Kendisini kınıyor, lanetliyoruz. Tepkimizi en güçlü şekilde ortaya koyduk ancak diğer taraftan bizim durumumuz nedir? Biz ne yapıyoruz? Bunu da ortaya koymamız, buna da bakmamız lazım. Macron, Fransa, Rothshildler, dış güçler bunlar kendilerinden bekleneni, kendi ajandalarına uygun olan eylemleri yerine getiriyorlar. Peki biz ne yapıyoruz?

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de en yetkili ağızlar şunları ifade ettiler. ‘Bugüne kadar Avrupa Birliği’ne girmek için bizden ne istedilerse taahhüt ettik’, ‘ne dedilerse yaptık’, ‘hangi şartları önümüze getirdilerse tama dedik’ fakat en sonunda anladık ki; Avrupa Birliği’nin en başından beri bizi üye yapmaya niyeti yokmuş. Gerçek yüzü biraz evvel ifade ettiğimiz şekilde olan Avrupa’ya verilmiş olan tavizler, Avrupa’ya olan teslimiyet bizzat iktidarın en yetkili ağızları tarafından ortaya konuldu. Gerçekten de doğru söylüyorlar. Mevcut iktidar 18 sene boyunca dış ticaret alanında, gümrük anlaşmaları alanında, Aile ve Sosyal Politikalar alanında kanunlarımızı yaparken, siyasi alanda Avrupa Birliği ne dediyse maalesef tam teslim oldu. Bağımsız bir ülke olmamıza rağmen meclisimizde çıkardığımız kanunları bile Avrupa Birliği hazırlayıp gönderdi. İslam düşmanı, Müslüman düşmanı ırkçı bir zihniyete bu şekilde teslimiyet içinde olmak gerçekten de son derece acı bir durumdur ve şu anda içinde bulunduğumuz durumda da olduğu gibi sonu hüsrandır. Bizi Avrupa Birliği’ne alacakları da yok. Almayacaklar, kapıya bağlayıp oyalayacaklar sözünü Erbakan Hocamız 30-40 sene evvel sarf etti. Geçen zaman içerisinde de aynen bunları yaşadık.

 

Boykot Çağrısı Gerekli Ama Yeterli Değil

Sayın Cumhurbaşkanımızın boykot çağrısını gerekli ama yetersiz olarak görüyoruz. Boykot sınırlı etkisi olacak ve geçici bir durumdur. Bu boykotla birlikte asıl yapılması gereken yıllık 70 Milyar Dolar dış ticaret açığı veren, dış borç stoku 500 Milyar Dolar’ı aşmış Türkiye’mizi dışa bağımlılıktan kurtaracak güçlü adımların atılabilmesidir. Siz 12 ay içerisinde 170 Milyar Dolar dış borç geri ödemesi yapmak zorunda olursanız, sadece hükümet yıllık 30 Milyar Dolar borç faizi ödemek zorunda olursa, ithalatınız ihracatınıza her sene 70 Milyar Dolar fark atarsa, Türkiye’de yerli olarak ürettim dediğin ürünün %80’nin ithal ediyorsan; Ne kadar etkili bir boykot yapabilirsin? Bu boykota sen ne kadar dayanabilirsin? Bu durumun ortadan kaldırılabilmesi 18 seneden beri uygulanan ‘Borç – Faiz – Zam - Vergi Ekonomisi’ yerine sürekli ifade ettiğimiz gibi ‘Üretim – İstihdam ve İhracat Ekonomisi’ne geçilmesi gerekiyor.

Bununla birlikte eğer bir boykot yapılacaksa, uygulanacaksa da bunun D8 ülkeleri ile birlikte hatta 57 Müslüman ülke ile birlikte yapılması çok daha etkili olur. 83 Milyonluk Türkiye’nin yapacağı boykotla 2 Milyarlık İslam Âlemi’nin yapacağı boykotun etkisi elbette bir olmaz.

 

Macron’da, Fransa da Dünyanın Kaç Bucak Olduğunu Görür

Milli Görüş bu gerçeği çok iyi gördüğü için 50 sene boyunca İslam Birliği, İslam Âlemi’nin öncüsü ve lideri Türkiye diye çırpınıyor. Ortaya konulan, yol haritası çizilen D60 Organizasyonu. Mevcut hükümet 18 seneden beri D8 Organizasyonu’na gereken önemi verip, gerektiği gibi çalıştırsaydı, bu kadar uzun zamanda D60’laru kurup hayata geçirip çalıştırsaydı bugün durum çok farklı olurdu. O zaman 57 Müslüman ülke, 2 Milyarlık İslam Âlemi topyekûn ayağa kalkıp bu boykotu yapsa hatta dünya petrollerinin üçte ikisine sahip olan 57 Müslüman ülke ‘Size bundan böyle bir damla bile petrol vermiyoruz’ dese Macron’da Fransa Devleti’de dünyanın kaç bucak olduğunu görür.

Sonuç olarak; Fransız mallarını boykot çağrısının yanında asıl olarak Fransa’ya ve Avrupa’ya olan ekonomik, ticari ve teknolojik bağımlılığımızı azaltacak adımların bizzat devlet tarafından atılması, bununla birlikte ekonomik ve teknolojik bakımdan güçlü Türkiye’nin, Yeniden Büyük Türkiye’nin inşa edilmesi ve dış politikada Avrupa ile ilişkilerde tarihten gelen misyonumuza uygun duruş sergileyen, uygun hareket eden, 57 Müslüman ülkeye öncülük eden Türkiye’nin hayata geçirilmesi son derece önemlidir. Hem bu gibi ahlaksız-saygısız hareketlere karşı haddini bildirmek bakımından hem de İslam Âlemi’nin dört bir yanında zulmün, sömürünün ortadan kaldırılması için bu adımların atılması şarttır.

Bütün bu adımları atma kararlığıyla ikinci 40 yılda Yeniden Refah Partimiz yola çıkmıştır. İnşallah milletimizin teveccühü, Cenâb-ı Allah’ın izni ve yardımıyla  en kısa zamanda geleceğiz, Yaşanabilir Türkiye’yi, Yeniden Büyük Türkiye’yi ve adil bir Dünya’yı inşallah bizler kuracağız.

Genel Başkanımızın konuşmasının ardından Ağrı'da terör saldırısında Jandarma Uzman Çavuş olarak görev yaparken yaralanıp gazi olduktan sonra açtığı tazminat davasında mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda 1 milyon 679 bin 866 lira 71 kuruşluk tutardan gönlü razı gelmediği gerekçesiyle feragat eden Trabzon İl Yönetim Kurulu üyemiz Cengiz Erduran'a rozetini Genel Başkanımız teşekkür ve tebrik ederek taktı.

 

GENEL BAŞKANIMIZIN KONUŞMASINI İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ